Verda Erman
Bilgi :

21 Temmuz 2014’te aramızdan zamansızca ayrılan Verda Erman ile son söyleşiyi,  sanatçının öğrencisi olan Andante dergisi yazarlarından  piyanist Güray Başol ile yapmıştı...

 

Piyanoya nasıl başladınız? Ailenizde müzisyen var mıydı? 

 

İstanbul'da doğdum, müzisyen bir aile içerisinde dünyaya geldiğimi söyleyebilirim. Annem güzel keman, teyzem ise piyano çalar ve birçok opera aryasını ezber söylerdi. Babam da müzik aşığı bir insandı. Ablam Leyla Altuna ise soprano olarak konservatuarda şan çalışmalarına devam etmekteydi. Daha sonra Viyana'da da müzik eğitimini sürdürmüş, konserler vermiş ve sonra uzun yıllar boyunca İstanbul Devlet Operası sanatçısı olarak görev yapmıştır.  Ablamla geniş bir opera ve lied repertuarı çalıştığımı, operaların ve rollerin içeriğini bilmeden, anlayamadan müzikal açıdan hemen hemen hepsini ezbere bildiğimi hatırlıyorum. Çok genç yaşımda başlayan bu eğitim benim için çok faydalı oldu. Ayrıca, evde devamlı müzik yapılır ve dinlenirdi. İki - üç yaşımdayken Arthur Rubinstein, Alfred Cortot gibi piyanistlerin plâklarını dikkatle dinlermişim. Bu kadar müzikli bir yaşam içerisinde benim müzik yeteneğim keşfedilmedi. Aksine, diğer aile fertleri gibi müzik yapmak istedim ve üç yaşındayken son derece sabırlı ve çok iyi bir öğretmen olan teyzem ile kendi isteğimle piyanoya başladım. Kısa bir süre sonra özel bir yeteneğim ve kolaylığım olduğu belirginleşti ve çok çabuk ilerledim.  

 

İstanbul Konservatuvarı'nda sevgili öğretmenim büyük pedagog Râna Erksan ile piyano ve aynı zamanda Madame Arzumanova ile bale çalışmaya başladım. Hemen her gün bu derslere katılırdım. Râna Erksan ile dersler neşe içerisinde geçerdi. Öğrencileriyle oyunlar oynar, derslere iyi hazırlanmışsak, sürprizler, küçük hediyeler verirdi. Piyanonun temel kurallarını Râna Hanım'dan öğrendim. Madame Arzumanova ise müstesna bir sanatçıydı. Rus ihtilâlinden sonra Türkiye'ye göç etmiş ve Türk bir beyle evlenerek İstanbul'a yerleşmişti.  St. Petersburg'dan geliyordu ve büyük bir bale ekolüne mensuptu, kelimenin tam manasıyla büyük bir artistti, hayatımda tanıdığım en disiplinli, dürüst, çalışkan insanlardan biriydi. Aynı zamanda, hassasiyeti ve açık kalpliliği hepimizi kendisine hayran bırakmıştı. Onunla sekiz yıl boyunca bale çalıştım. Bu çalışmaların müzik kavramımı önemli bir şekilde etkilediğine inanıyorum.   

 

Eniştem Sadun Altuna ve ikiz kardeşi Feridun Altuna da müziğe çok düşkünlerdi. Çocukluğumda beni çok etkileyen bir başka dönem Feridun Altuna'dan aldığım Wagner eğitimi oldu. Kendisi büyük bir Wagner hayranıydı, Bayreuth'te Wieland Wagner ile çalışmış ve asistanlarından biri olmayı başarmıştı. Daha sonra İstanbul Devlet Operası'nda rejisörlük yapmıştı. Feridun Altuna ve ailesinin oturduğu Arnavutköy'deki köşkün büyük bir odası Wagner'e ayrılmıştı. Resimler, kitaplar, Wagner büstleri, dekor ve köstüm maketleri, plâklarla dolu bu odada devamlı Wagner dinlenirdi. Onlara gittiğimizde  gün boyunca bana operaları dinletir, hikâyelerini anlatır, resimleri gösterir ve beni hayal dünyasına götürürdü. Bu sayede ben de bir Wagner hayranı oldum. 

 

Daha sonra konservatuvarda Prof. Ferdi Ştatzer ile çalışmaya başladım. Bilindiği gibi Prof. Ştatzer İstanbul'da çok aranan bir piyano hocasıydı ve Viyana ekolünden aldığı tüm birikimlerle aynı zamanda büyük bir pedagogdu. Bana sadece müziği, piyanoyu öğretmedi, aynı zamanda son derece kültürlü, hayatı ve insanları değişik yönleriyle çok iyi tanıyan bir kişiydi. Ondan müzik dışında pek çok şey öğrendim, sahnede kendini kontrol etmenin, tevazünün ve çok çalışarak devamlı gelişmenin iyi bir icracı olmak için başlıca şartlar olduğunu söylerdi. "Öğrenmenin sonu yoktur" derdi. Ferdi Bey belki görünüşte biraz sert bir insandı, bütün öğrencileri ondan çok korkardı ama bunun yanı sıra son derece hassas ve çok yönlü bir şahsiyeti vardı. Ferdi Bey'in hayat felsefesini seneler geçtikçe daha da iyi anladım. Kendisine minnettarım.  

 

10-11 yaşlarıma geldiğimde müzik benim için doğal bir aktiviteye dönüşmüştü. Bazen başka bir eve gittiğimizde "Neden onlarda piyano yok? Bir şey çalmıyorlar mı? Şarkı söylemiyorlar mı?" diye sorular sorarmışım. Zaten ilk olarak notaları sonra okuma-yazmayı öğrenmişim. İlkokula başladığım zaman, konservatuvarda ikinci yılımı tamamlamıştım. Annem her hafta okuldan izin alır, beni Saray Sineması'ndaki konserlere ve genel provalarına götürürdü. O devrin meşhur emprezaryosu Mösyö Franko'nun düzenlediği bu konserlerde dünyanın en büyük solistlerini dinlemek mümkündü. Cemal Reşit Rey yönetimindeki İstanbul Şehir Orkestrası (bugünkü İDSO) bu ünlü sanatçılara eşlik ederdi Walter Gieseking, Wilhelm Kempf, José Iturbi, Devy Erlich, Jeanne-Marie Darré, Pierre Fournier, Paul Tortelier, Nathan Milstein bunlardan birkaçıydı. İstanbul'da birkaç gün kalan bu solistlerin çoğu ile tanışma imkânımız olurdu. Bazıları beni dinlemiş ve muhakkak eğitimime devam etmemi tavsiye etmişlerdi, Samson François, Monique de la Bruchollerie, Nicole Henriot, Lazare Lévy (ki sonradan Paris’te hocam oldu) gibi. 

 

İlk konserinizi hatırlıyor musunuz? 

 

Beş - altı yaşlarımdan itibaren katılmış olduğum öğrenci konserleri dışında, ilk konserimi dokuz  yaşımdayken İstanbul'da Saray Sineması'nda verdim. Birinci yarıda resital, ikinci yarıda ise Filarmoni Oda Orkestrası eşliğinde ve Ferdi Ştatzer'in yönetiminde Carl Ditters von Dittersdorf'un Piyano Konçertosu’nu icra etmiştim. 

 

Paris'teki ilk yıllarınızda kimlerle çalıştınız?  

 

Paris'teki ilk öğretmenim Lucette Descaves'a beni Ulvi Cemal Erkin götürmüştü. O gün son derece heyecanlıydım, "Ya beni beğenmezse”' diyordum. Ulvi Bey ise "Seni beğenmezse kıyameti koparırım, zaten Paris'te başka hocalar da var" deyip kapıyı çalmıştı. Madame Descaves çok güler yüzlüydü, kendisine hemen sempati duydum. Evine girerken ilk fark ettiğim şey duvarlardaki Picasso, Utrillo, Modigliani, Derain, Vlaminck gibi ressamların ilginç tablolarıydı. Bu ressamların bazıları da Madame Descaves'in genç kızken portresini çizmişti. Babası, gençliğinde yaşıtı olan ve o zaman pek tanınmayan bu ressamların tablolarını onlara yardım amacıyla almış ve sonradan arkadaş olmuşlardı. Madame Descaves ile görüşmemiz çok güzel geçmişti. Büyük ilgi göstermesi beni sevindirmişti. Kendisi, asistanı ve aynı zamanda Alfred Cortot'nun bir öğrencisi olan Madame Louise Clavius-Marius ile çalışmak üzere bir program yapmıştı.  

 

1957-1958 ders yılında solfej sınıfından birincilik madalyası ile mezun olduktan sonra, 1958 Eylül ayında Paris Yüksek Millî Konservatuvarı’nın piyano sınavını kazandım. Sınav çok başarılı geçti ve yüksek bir notla kabul edildim. 1959 Haziran ayında ise 14 yaşımda iken birincilik ödülü alarak yüksek piyano bölümünden mezun oldum. Bu başarıyla Paris Yüksek Millî Konservatuvarı mezunlar listesinde o yaşta piyano bölümünden mezun olan bir kaç piyanistten biri oldum. Sonra, Konservatuvarda üç sene boyunca oda müziği, armoni, müzik tarihi, deşifraj derslerine devam ettim ve diplomalar aldım. Piyanoya ise özel olarak Madam Descaves ve onun hocası Marguerite Long ile devam ettim. Daha sonra Marguerite Long Piyano Akademisi’nde kendisiyle çalıştım ve iki yıl sonra oradan da birincilikle mezun oldum. Madame Descaves çağdaş müziğe çok düşkündü, bestecilerle de iyi arkadaştı. Francis Poulenc, Henri Dutilleux, André Jolivet gibi birçok bestecinin eserlerinin ilk çalışını gençliğinde gerçekleştirmişti.  

 

Marguerite Long ise Ravel, Debussy ve Fauré'nin öğrencisi olduğundan, bu bestecilerin bir çok eserini ilk olarak kendisi çalmıştı. Onun dünyası empresyonistlerin (izlenimcilerin)  deviriydi, devamlı olarak bu büyük bestecileri anlatır, onlarla olan hâtıralarıyla yaşardı. Edebiyata da çok ilgi gösterirdi, Marcel Proust'u yakından tanımıştı ve ona hayrandı. Zaten evi de Proust'un evine benzerdi. Marguerite Long piyano derslerinden ziyade "stil" ve "atmosfer" dersi verirdi diyebilirim. Her şey renk, zarafet ve incelik arayışı içerisinde geçerdi. Kendisi bambaşka bir dünyada yaşıyordu.   

 

Daha sonraları, çok sevdiğim başka bir hoca da Lazare Lévy idi. Çok büyük bir piyanist ve  iyi bir insandı, altın kalpliydi. İkinci Dünya Savaşı'nda büyük acılar yaşamış ve oğlunu kaybetmişti. Büyük bir kariyer yapmıştı fakat Madam  Long'un aksine kendinden hiç bahsetmezdi. Müziğe yaklaşımı Marguerite Long'un yaklaşımından çok farklıydı. Onun için her şey izafiydi, "Müzik en başta mutluluk kaynağı ve umut ışığı olmalıdır" derdi. Genç yaşıma rağmen M.Long ve L.Lévy ile çalışabilmek bir şanstı, aramızda 70 yıldan fazla bir yaş farkı vardı.  

 

Daha sonra Londra'da Peter Feuchtwaenger,  Cenevre' de Prof. Louis Hiltbrandt (Dinu Lipatti'nin asistanı) ve Paris ile Buenos Aires'de Bruno Leonardo Gelber gibi ünlü piyanist ve hocalarla da çalışma fırsatım oldu.  

 

Paris Konservatuvarı  ve kültürel hayatı bu kadar zengin bir şehirde, küçük yaşta eğitim görmenin artıları veya eksilerini nasıl değerlendirirsiniz?

 

Küçük yaşta Paris'e geldiğimde ilk olarak yabancılık çekmiştim, şehri ilk gördüğümde pek sevmemiştim, hava soğuk ve karanlıktı, insanlar çok çabuk hareket edip, çok hızlı konuşuyorlardı. Fakat kısa bir süre sonra alıştım ve bu müstesna şehrin güzelliklerini keşfetmeye başladım. Fransızcam da çabuk ilerliyordu ve iyi arkadaşlarım oldu. Paris gibi kültürel hayatı çok zengin bir şehirde eğitim görmenin büyük bir şans olduğu kanısındayım.  

 

Long-Thibaud Yarışmasına katılmaya nasıl karar verdiniz? 

 

Madame Long kendi kurmuş olduğu Uluslararası Marguerite Long-Jacques Thibaud Yarışması'na katılmam için çok ısrar etmişti. Böylelikle ilk uluslararası yarışma ödülümü  18 yaşıma basmadan kazanmış oldum. Théâtre des Champs Elysées'de gerçekleşen bir gala gecesinde Kültür Bakanı André Malraux, onur konuğu Maria Callas ve Emil Gilels gibi müzik dünyasının büyük simalarının huzurunda “Paris Şehri Ödülü”nü almak en güzel hâtıralarım arasındadır.    

 

Bu yarışmada aldığınız derece ile kariyerinizin başladığını söyleyebilir miyiz? Sizce yarışmaların solist olma yolundaki önemi nedir?  

 

Bu ödülün ardından Théâtre des Champs Elysées, Palais de Chaillot ve Salle Gaveau gibi mekânlarda ve Fransa'nın değişik şehirlerinde konserler vermem mümkün oldu. Daha evvel Napoli - Alfredo Casella yarışmasında da bir ödül almış, özellikle Türkiye'de konserler vermeye başlamıştım. İlk olarak Ankara, İstanbul ve İzmir'de resitaller verdim, ardından orkestra ile konserler başladı. İlk orkestra konserim Otto Matzerath yönetimdeki CSO orkestrasıyla Devlet Konser Salonu'nda gerçekleşti. CSO'nun solisti olmamda Mükerrem Berk'in yardımlarını unutamam. Rachmaninoff'un iki numaralı Do minör Piyano Konçertosu’nu çaldım. Bu konçerto benim çok uğurlu saydığım bir eserdir, ilk çaldığım konçertodur, nitekim Paris'te de ilk olarak konservatuvar orkestrasıyla bu eseri icra etmiştim.

 

1974 yılında Güney Amerika’da bir turne sırasında Santiago de Chile ve Valparaiso‘da yine bu eser programdaydı. Şili asıllı eşim René Zapata ile bu konserler sırasında tanıştım, meğer onun da en sevdiği eserlerden biriymiş. 60’lı yıllarda konser faaliyetlerim hızla gelişti, bir yandan da uluslararası yarışmalara katılıyordum, Marguerite Long – Jacques Thibaud Yarışmasından sonra Montreal'da ikincilik ödülünü kazandım. Bu arada emprezaryom Ömer Umar'ın ilgi ve organizasyonları çok yardımcı oldu. Ömer Umar'a çok şeyler borçluyum. Ayrıca, Kültür Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı'nın sanat hayatıma destekleri büyük olmuştur.                  

 

Yarışmalara katılmanın genç piyanistler için her bakımdan faydalı bir basamak olduğuna inanıyorum. Bununla birlikte, kariyer yapmak için yarışmalara katılmak ve kazanmak bence yegâne şart değildir, zira bu mesleği sürdürebilmek birçok unsurun birleşmesine bağlıdır. Ancak, bir yarışmada ödül almanın daha çok konser teklifleri almayı kolaylaştırdığını söyleyebilirim.  

 

Eser çalışırken hangi çalışma yöntemlerini uygularsınız? 

 

Yeni bir eseri çalışırken en başta eserin mimarisini, yapısını piyanosuz okuyarak anlamaya çalışırım. Sonra piyanoda yavaş yavaş okumaya başlarım. Bana en zor gözüken kısımları değişik teknik yöntemlerim ile ayrı ayrı çalışırım, fakat müziği düşünmek ve eseri müzikal açıdan ön planda tutmak çok önemlidir. En büyük zorluk ise bestecinin yazdığını ilâveler yapmadan yazılış şekline ve stiline sadık kalarak icra edebilmektir. Genelde eserleri bütünüyle pek çalmam, değişik kısımlar hazır olunca birleştiririm. Ancak, bu bir montaj değildir. Gerçek çalışma bundan sonra başlar diyebilirim, zira bir icracının besteciye olan saygı ve hayranlığı ne derece büyük olursa olsun kendine düşen pay tabi ki çok önemli ve anlatılması hemen hemen imkânsız bir olaydır. Şöyle ki, icracı bir yerde çalmakta olduğu eseri kendinde gereken kuvveti bularak tekrar canlandırmak ve o anda yaratmak durumundadır. Bu da her sanatçının değişik olan kendi iç dünyasına, hassasiyetine, zevkine, hislerine, birikimlerine ve karakterine bağlı olan bir şeydir. Tabi ki bütün bunlar büyük bir zihnî kontrol ve araştırma içerisinde gerçekleşmelidir. Kısaca, icracılık dediğimiz olay sadece yazılı olanı çok iyi  “tercüme etmekle” bitmemeli, her besteciye göre değişmelidir.  

 

Hangi piyanistleri dinlemeyi tercih ediyorsunuz? Örnek aldığınız icracılar var mı?  

 

Tabi ki çok sevdiğim ve örnek aldığım piyanistler var, fakat aralarında tercih yapmam çok zor, zira her birinin şahsiyeti ayrı. Meselâ Maurizio Pollini'nin icraları referans aldığım piyanistler arasındadır. Uzun kariyeri boyunca bestecilere olan saygısı, abartısız icrasının derinliği, egosantrik olmayışı, sahnedeki mütevazi ve çok asil tavrı beni her zaman çok etkilemiştir. Son zamanlarda günümüz piyanistlerinden Radu Lupu, Nikolai Luganski, Arcadi Volodos, Daniel Barenboim'un güzel konserlerini dinledim. Referans açısından eski kuşağın büyük piyanistlerini dinlemek de çok önemli özellikle canlı konser kayıtları, örneğin Salomon, Hofmann, Rachmaninoff, Cortot, Lipatti, Backhaus, Richter, Gilels, Kempf, Haskil, Rubinstein, Brendel, Arrau, Michelangeli gibi. Zaten bazılarını konserde dinleme şansım oldu, Horowitz'in otuz yıl önce ABD'de dinlediğim olağanüstü resitali ise hâlâ kulaklarımda diyebilirim. Aslında senfonik müzik ve opera dinlemeyi tercih ediyorum. Bilhassa opera ve lied dinlemek bence çok mühimdir. Jonas Kaufmann, Nina Stemme, Waltraud Meier, Klaus Florian Voigt gibi daha pek çok büyük opera sanatçılarını dinleyerek çok şeyler öğrendiğimi düşünüyorum. Ayrıca, eşim ve kızlarımız Yasmina ve Cécilia ile hep birlikte opera ve bale seyretmeyi, dinlemeyi, daha sonra ise bazen saatlerce, gördüğümüz temsiller hakkında konuşup eleştiri yapmayı çok seviyoruz.    

 

 

 

 

Kariyerinizde oda müziği yerini nasıl değerlendirirsiniz?  

 

İyi bir müzisyen olmak için oda müziği yapmak bence şart ve apayrı bir mutluluk. Türkiye'de çok değerli sanatçılarımızla birlikte konser verme imkânım oldu. Yurtdışında da değişik partnerler ile oda müziği faaliyetlerimi fırsat buldukça gerçekleştiriyorum. Ayrıca çok genç yaşımda André Navarra, Reine Flachot, Ayla Erduran, Suna Kan, Vladimir Orloff gibi büyük sanatçılarla konser vermek bana oda müziğini daha da çok sevdirdi.  

 

Konser günü kendinizi konsere nasıl hazırlarsınız?  

 

Konser günü, fazla yorulmamaya dikkat eder, normal şekilde hareket ederim. Mutlak surette bir iki saat piyano çalışırım. Yapılması gerektiğine inanmama rağmen sabah orkestra provası yapmayı pek sevmem. Konserden bir kaç saat evvel yapılan provalar da genelde çok iyi sonuç veriyor. Konser saati yaklaştıkça kendimi büyük bir konsantrasyon ile hazırlar, başka hiç bir şey düşünmemeye gayret ederim.  

 

Hangi ülkelerde çaldınız? Konserler sebebiyle sürekli seyahat ettiğiniz oluyor mu?  

 

Birçok ülkede resital ve orkestra eşliğinde konserler verdim: Fransa, İngiltere, ABD, Almanya, İsviçre, İtalya, İspanya, Kanada, Rusya, Estonya, Litvanya, Letonya, Japonya, Avusturya, Norveç, Danimarka, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Macaristan, Romanya, Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Sırbistan, Endonezya, Makedonya, Brezilya, Şili, Arjantin, İran, Hindistan, Tayland, Lübnan, Ürdün, Kenya, Habeşistan. ABD'de ise Lincoln Center, Kennedy Center, Philipps Gallery, Severance Hall, Isabella Stewart Museum gibi konser salonlarında ve New York, Washington D.C., Boston, Cleveland, New Orleans, Minneapolis, Phoenix, Charleston, Dallas, Seattle ve birçok şehirde yüzden fazla resital ve konserler verdim. Bazı devrelerde doğal olarak uzun ve yoğun seyahatlerim oluyor, fakat bu değişebiliyor. Zira havalimanları, uçaklar ve tren istasyonları ile aram pekiyi değil.                   

 

Ulvi Cemal Erkin'in müziğiyle tanışmanız ve sonrasında tüm eserlerini kayda alması sürecini bizimle paylaşır mısınız? 

 

Konçertant Senfoni'yi Ulvi Bey'le uzun zaman çalışmıştık ve ilk çalışını da CSO eşliğinde ve G.E.Lessing yönetiminde Ankara'da gerçekleştirmiştim. Kayıtlar Macaristan'da Hikmet Şimşek yönetimindeki Budapeşte Filarmoni Orkestrası eşliğinde yapıldı. Ulvi Cemal Erkin'i çocukluğumda tanıdım, bana göstermiş olduğu ilgi ve yakınlığı hiç unutmuyorum. Üstün yetenekli çocuklar yasasından faydalanarak müzik eğitimime devam edebilmemde o zamanki Güzel Sanatlar Genel Müdürü Sayın Cevat Memduh Altar'la birlikte Sayın Ulvi Cemal Erkin'in rolü çok büyüktür, kendilerine çok şey borçluyum. Ulvi Bey ve Sayın Eşi Ferhunde Hanım da benim için daima örnek ve ilham kaynağı olmuşlardır. Müzik dünyamızın bu çok büyük iki simasına olan sevgi ve hayranlığımı burada bir kez daha tekrarlamak isterim.  

 

Başka hangi eserleri kaydettiniz?  

 

Brahms, Schubert, Berg, Haydn, Chopin, Beethoven ve Debussy'nin eserlerinden oluşan plâk ve kayıtlar yaptım. Bir konserde yaşananlar, salondaki atmosfer, dinleyiciyle çoğu zaman kurulabilen o güzel iletişim, tekrar geri gelmeyecek olan ve daima hatırınızda kalabilecek bazı anlar, sadece o zaman gerçekleşen bir olaydır. Onun için kayıtları konserlerle kıyaslayamıyorum.          

 

Aklınızda önemli bir hatıra bırakan konserleriniz oldu mu?  

 

Paris'te Théâtre des Champs-Elysées de orkestra eşliğindeki Saint-Saëns'ın İkinci Konçertosu’nu çaldığım ilk konserimi ve New York'ta, Lincoln Center'de verdiğim ilk resitaldeki heyecanımı unutamıyorum. Bu resital Levintritt yarışmasından bir hafta sonraydı ve salon tümüyle doluydu. Beni çok etkileyen başka konserler arasında, Bonn'da Beethoven'in doğduğu evin bitişiğinde bulunan konser salonundaki resitalimde bestecinin eserlerini çalarken, büyük pencerelerden gözüken ışıklandırılmış kocaman heykelini ara sıra gördükçe tarif edilmez  anlar yaşadım. Aynı şeyleri büyük konser salonu Beethoven Halle'de orkestra eşliğinde Beethoven'in Üçüncü Konçertosu’nu çalarken hissetmiştim. 

 

Katılmış olduğum değişik festivallerden de güzel hatıralarım var. Örneğin çok değerli orkestra şefimiz Rengim Gökmen ve Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası eşliğinde Tchaikovski'nin Si bemol minör Konçertosunu icra ettiğim 1987 İstanbul Festivalinin açılış gecesindeki sıcak ve güzel ortam... 

 

İlginç anılarım çok var ancak hepsini anlatmam mümkün değil. Birkaçını sıralamak gerekirse, on beş yaşımda iken Ankara Devlet Konser Salonunda ilk resitalimi veriyordum. Sayın İsmet İnönü ve Mevhibe Hanımefendi konseri şereflendirmişler ve her zamanki koltuklarında yer almışlardı. Konser çok güzel geçiyordu, ancak programda sıra Chopin'in Si bemol minör Op.35 Sonatı’na gelince, üçüncü ve dördüncü kısımların arasında İsmet Paşa dinleme cihazının iyi ayarlanmadığını fark etmeden eşine dönerek "Acaba bu yaştaki bir çocuğa ölüm sonatını çalmayı kim tavsiye etti? Olacak şey değil!" demişti. İsmet Paşa'nın söylediklerini ben dahil bütün salon duyunca büyük bir sessizlik olmuştu. Ben ise bir an ne yapacağımı şaşırmış ve sonra hiç bir şey olmamış gibi son bölümü çalarak sonatı bitirmiştim..  

 

Başka ilginç bir anım 17 yaşlarımdayken o devirdeki Cumhurbaşkanımız Sayın Cevdet Sunay'ın İran'a yaptıkları resmî ziyaret çerçevesinde bir resital vermiştim. İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevî ve İmparatoriçe Farah Diba'nın huzurlarında mum ışıklarıyla aydınlatılmış muhteşem salonda verdiğim resitali hiç unutmadım. Saray'daki aynalı kapılara yansıyan ve son derece şık davetlilerin inanılmaz bir pırıltı saçan mücevherleri ise çalarken hakikaten gözlerimi kamaştırmış, başımı döndürmüştü. Şah ve eşi ise büyük bir sadelikle beni tebrik etmişler, çalışmalarım ve hayatımla ilgili sualler sormuşlardı.  

 

Yeni Delhi'de verdiğim bir resitalin provası sırasında, tesadüfen emprezaryosu ile o konser salonunda bulunup, beni bir süre dinleyen ve tebrik eden ünlü sitar ustası Ravi Shankar daha sonra kim olduğumu ve nereden geldiğimi sormuştu. Birkaç gün sonra beni muhteşem gül bahçeleri ile çevrili evinde verdiği özel bir konsere davet etti. Yerde oturarak dinlenen ve en az 4 saat süren ve aralarda devamlı ikramlar yapılan bu çok ilginç ve güzel konseri hiç unutmadım. Halen fırsat buldukça  klasik Hint müziği konserleri dinlemek beni çok dinlendiriyor ve bambaşka bir dünyaya götürüyor.     

 

Müziğe yönelmenizde Dany Kaye'in etkisi oldu mu?  

 

Müziğe yönelmemde Danny Kaye'in direkt bir etkisi olmadı. Onunla karşılaştığım devirde konservatuvar öğrencisiydim ve müziği ön planda tutmaya zaten karar vermiştim. Bununla birlikte klasik müziği çok seven ve iyi tanıyan Danny Kaye'in müziği meslek edinmemi ve bu yönde yılmadan çalışmamı ısrarla tavsiye etmesi bana cesaret vermişti. Paris'e gitmeden evvel, Danny Kaye ile Ankara'da karşılaşmıştım. Danny Kaye UNICEF'in Opera'da yapılacak olan bir galası için özel olarak Los Angeles'ten gelmişti. Bir başka konuk ta ünlü trompetçi jazz ustası Dizzie Gillespie idi. Her ikisiyle Sevda ve Cenap And'ın evlerinde verdikleri bir dâvette tanışmış ve benden bir kaç parça çalmamı istemişlerdi. Hattâ Gillespie'nin piyanisti de benimle piyanoda doğaçlamalar yapmış, sonunda ismimle hitap edip bana " Verda, you are a genius!" demişti. Doğru olmasa da hoşa giden bir şey, o yaşta bile. Ayrıca ilk defa büyük bir caz piyanistini bu kadar yakından dinliyordum ve parmaklarının çevikliğine inanamıyordum. Bu insanlara hayran kalmıştım, güler yüzlü, samimî ve rahat hareketleri olan böyle sanatçılarla ilk defa karşılaşıyordum. Danny Kaye bana UNICEF'in bir kaç gün sonra gerçekleşecek galasına kısa bir resitalle katılmamı söylemişti. Gala gecesi Opera salonu son derece resmî ve önemli davetlilerle doluydu. Ben Bach ve Chopin'den bir kaç eser çaldıktan sonra Danny Kaye sahneye çıkıp beni tebrik etmiş, sualler sormuş ve sonra güzel bir dans orkestrası eşliğinde dansa davet etmişti. Bu olayı hiç beklemiyordum ve o dansları hiç bilmiyordum, nitekim sahneden kaçtım. Hemen gelip beni sahne arkasında ikna ederek tekrar geri getirdi. En sonunda ise, uzun süren bir selâm gösterisi ile numaramız Hollywoodvâri bir şekilde sona erdi. Salonda alkışlar bitmek bilmiyordu. Danny Kaye o sıralarda komikliği ile çok meşhur bir sinema yıldızıydı. Böylece ilk salon dansımı da Danny Kaye ile birlikte Ankara'da Opera sahnesinde gerçekleştirdiğimi söyleyebilirim.  

 

Türkiye'de düzenlenen yarışmalarda pek çok kez jüri üyesi olarak bulundunuz. Türkiye'deki genç piyanistlerin çalış kalitelerini sizin döneme göre nasıl buluyorsunuz?  

 

Bu son yıllarda ülkemizde dinlediğim yarışmacılar genellikle bende çok olumlu bir intiba yarattı. Çok genç ve çok yetenekli olan bu sanatçıların değişik müzikal şahsiyetleri şimdiden belli oluyor. Gelecek yıllarda, yeni kuşak piyanistlerimizin çok güzel konserlerini dinleyeceğimizden hiç şüphem yok. Onları daha iyi tanıyabilmemiz için orkestralarımızın ve konser salonlarımızın öncü olacaklarını ümit ediyorum.  

 

Sizce bir icracının rolü sahnede nasıl olmalıdır? Solist olma yolunda ilerleyen gençlere önerileriniz nelerdir?  

 

Bir solistin en başta kendi şahsiyetini muhafaza etmesi, başkalarına özenmeden kendi  imzasını atabilmesi şarttır. Bunun yanı sıra, dinleyiciyle iyi bir iletişim kurabilmek ve mesleğindeki dürüstlük çok mühim unsurlardır.  Ayrıca çalış tarzlarına ve kendilerine uyan programlar seçmek de önemlidir. Bir eseri çok sevebilirsiniz, fakat size yakışmayabilir. Sabırlı ve alçakgönüllü olmak ve bu güzel meslekte bazen kaçınılmaz olan stresli durumlara da kendini alıştırmak önemlidir. Sahneye çıkarken, hocam Lazare Levy'nin dediği sözü hep hatırlarım: "Kendin ol ve yaptığın iş seni mutlu etsin".

 

Bu söyleşi Andante Dergisi’nin 2013 Mart sayısında yayınlanmıştır.

 

                                             ************************************

 

*Pianist Verda Erman, who recently departed this life before her time, made her last interview with Andante magazine's writer and pianist Güray Başol. 

 

How did you start playing the piano?  Were there musicians in your family?

I was born in Istanbul; I can say that I was born into a family of musicians.  My mother played the violin well, my aunt played the piano and sang many operatic arias from memory.  My father loved music.  My older sister, Leyla Altuna, was pursuing her studies as a soprano at the conservatory.  She continued her musical education in Vienna, she gave concerts and later was an artist with Istanbul State Opera for many years.  I worked with my sister on a wide range of lieder and operatic works and I remember committing them to memory musically without knowing or understanding anything of the operas or the roles.  This training at such a young age was very helpful for me.  Additionally, music was always being performed and heard in our house.  At the age of two or three I used to listen attentively to records of pianists such as Arthur Rubinstein and Alfred Cortot.  Within such a musical environment my musical ability went unnoticed.  On the contrary, I wanted to make music like the other family members and at the age of three I began the piano with my aunt, who was an extremely patient and good teacher.  In a short time my ease and ability became apparent and I advanced quickly.

At Istanbul Conservatory I began studying with my dear teacher and great pedagogue Râna Erksan and at the same time ballet with Madame Arzumanova.  I went to class almost every day.  Lessons with Râna Erksan were fun.  She would play games with her students, the lessons were well prepared and she would give surprises and small presents.  I learned the basic principles of the piano from Râna Erksan.  Madame Arzumanova was an exceptional artist.  Following the Russian revolution she emigrated to Turkey, married a Turkish man and settled in Istanbul.  She had come from St. Petersburg where she had worked in a large ballet school, she was a great artist in every sense of the word, and was one of the most disciplined, honest, hardworking people I have known in my life.  At the same time we all admired her for her sensitivity and open-heartedness.  I studied ballet with her for eight years.  I believe that this affected my musical interpretation deeply.

My brother-in-law Sadun Altuna and his twin brother Feridun Altuna were great music lovers.  Another period of time during my childhood was when I studied Wagner with Feridun Altuna, which affected me deeply.  He was a great lover of Wagner.  He had worked in Bayreuth with Wieland Wagner and succeeded in being one of his assistants.  Later he was a director of productions at Istanbul State Opera.  The mansion in which Feridan Altun and his wife lived in Arnavutköy had a room dedicated to Wagner.  Wagner was listened to in this room which was full of pictures, books, busts of Wagner, models of scenery and costumes, and records.  When we visited them, they played opera to me throughout the day, telling me the plots, showing me pictures and transporting me to a world of dreams.  Because of this I also became a lover of Wagner.

Later I began to study at the conservatory with Prof. Ferdi Ştatzer.  As we know, Prof. Ştatzer was a much sought-after piano teacher in Istanbul and a great pedagogue with his accumulated knowledge from the Vienna school.  He not only taught me music and the piano, but was at the same time very well-known in various ways for his life and as an extremely cultured person.  He taught me much beyond music; he would say that the basic conditions for being good performer were to control oneself on stage and to continue one's development in a balanced manner through hard work. "There is no end to education" he would say.  Perhaps Ferdi Bey appeared to be rather a stern person and all his students were afraid of him, but he also had a very sensitive and many-sided personality.  As the years passed I understood Ferdi Bey's philosophy of life much better.  I am indebted to him.

By the time I reached the age of 10 or 11 music had become a natural activity for me.  Sometimes when visiting another house I would ask questions such as "Why do they have no piano? Don't they play anything?  Don't they sing songs?"  In any case, I had learned musical notes before I learned to read and write.  When I began primary school I had already finished my second year at the conservatory.  My mother used to get permission from school every week to take me to the concerts and general rehearsals at the Saray Cinema.  It was possible to hear the greatest soloists in the world at the concerts organized by the famous impresario of those days, Monsieur Franko.  The Istanbul City Orchestra (today's Istanbul State Symphony Orchestra) under the direction of Cemal Reşit Rey accompanied these famous artists, including Walter Gieseking, Wilhelm Kempf, José Iturbi, Devy Erlich, Jeanne-Marie Darré, Pierre Fournier and Nathan Milstein.  We were able to meet most of these soloists who would stay in Istanbul for a few days.  Some of them, such as Samson François, Monique de la Bruchollerie, Nicole Henriot and Lazare Lévy, listened to my playing and strongly recommended that I should continue my education.

Do you remember your first concert?

Apart from student concerts that I took part in from the age of 5 or 6, I gave my first concert when I was 9 years old, at the Saray Cinema in Istanbul.  The first half was a recital, then I performed Carl Ditters von Dittersdorf's Piano Concerto in the second half, accompanied by the Philharmonic Chamber Orchestra conducted by Ferdi Ştatzer.

During your first years in Paris with whom did you work?

Ulvi Cemal Erkin took me to the first teacher I had in Paris, Lucette Descaves.  I was extremely nervous on that day, saying "What if she doesn't like me?"  Ulvi Bey said "If she does not like you I will raise a storm, in any case there are other teachers in Paris" as he rang the door bell.  Madame Descaves had a smiling face and I immediately liked her.  As we entered her house I first noticed the interesting pictures on her walls by painters such as Picasso, Utrillo, Modigliani, Derain and Vlaminck.  Some of these artists had drawn portaits of Madame Descaves as a young girl.  Her father, who was the same age as the artists, who were not yet well known, had bought paintings from them in order to help them and they had become friends.  The interview with Madame Descaves went very well.  I was happy with the great interest she showed in me.  She made a programme for me to work with Madame Louise Clavius-Marius who was both her assistant and student of Alfred Cortot.

After graduating with a first prize for solfège in the class of 1957/58, I passed the entrance exam in piano for the Paris National Superior Conservatory in September 1958.  The exam went very well and I was accepted with a high grade.  In June 1959, when I was 14 years old, I graduated from the superior piano department in first place.  With this achievement I was one of only a few pianists listed in the records of the Paris National Superior Conservatory to have graduated at that age from the piano department.  Afterwards, I continued at the conservatory for a further three years, studying and receiving diplomas in chamber music, harmony, music history and sight-reading.  As for the piano, I continued privately with Madame Descaves and with her teacher Marguerite Long.  Later I worked with Marguerite Long at the Marguerite Long Piano Academy and two years later graduated from there in first place.  Madame Descaves was very fond of modern music and was good friends with its composers.  In her youth she had performed the premieres of many works by composers such as Francis Poulenc, Henri Dutilleux and André Jolivet.

Marguerite Long, on the other hand, had been a pupil of Ravel, Debussy and Fauré and had performed the premieres of several of their works.  Her world was the era we call Impressionist and she made frequent reference to these great composers, recalling her time with them.  She was very interested in literature and was an admirer of Marcel Proust, whom she had known well.  In any case her house resembled that of Proust.  In addition to teaching the piano I can say that she gave lessons in 'style' and 'atmosphere'.  Everything involved the search for colour, elegance and refinement.  She lived in a totally different world of her own.

Later I had a different teacher, Lazare Lévy, whom I liked very much.  He was a great pianist and a very good person with a heart of gold.  He experienced great sorrow during the Second World War in which he lost his son.  He had had an important career but unlike Madam Long he never spoke about himself.  His approach to music was very different from that of Marguerite Long.  For him, everything was relative; he would say "Music should be primarily a source of happiness and hope".  I was lucky to have been able to study with M. Long and L. Lévy, in spite of my young age; in fact there was an age difference of over 70 years.

Subsequently, I had the chance of working with other famous pianists and teachers such as Peter Feuchtwaenger in London, Prof. Louis Hiltbrandt (Dinu Lipatti's assistant) in Geneva and Bruno Leonardo Gelber in Paris and Buenos Aires.

How would you evaluate the advantages and disadvantages of being educated at the Paris Conservatory and in city with a rich cultural life at a young age?

When I came to Paris at a young age I initially felt like a stranger, I did not like the city too much at first glance, it was cold and dark, people were moving very quickly and speaking very fast.  But I very soon got used to it and began to discover the beauties of this exceptional city.  My French advanced rapidly and I had good friends.  I believe I was very lucky to have been educated in a city with a rich cultural life such as Paris. 

How did you decide to enter the Long-Thibaud competition?

Madame Long was very insistant that I should participate in the International Marguerite Long-Jacques Thibaud Competition which she herself had created.  As a result, I won my first international competition award before reaching the age of 18.  Receiving the City of Paris Award at the gala night which took place in the Théâtre des Champs Elysées, in the presence of Minister of Culture André Malraux, guest of honour Maria Callas and well-known musical personalities such as Emil Gilels, is one of my treasured memories.

Could we say that the winning of this award was the start of your career?  How important do you think it was in terms of setting out to be a soloist?

Following this award, I was able to give concerts in venues such as the Théâtre des Champs Elysées, Palais de Chaillot and Salle Gaveau, as well as in various other French cities.  I had earlier won an award in the Alfredo Casella competition in Naples and had begun to give concerts especially in Turkey.  In the first place I gave recitals in Ankara, Istanbul and Izmir, then I began to perform orchestral concerts.  My first was with the Presidential Symphony Orchestra conducted by Oto Matzerath in the State Concert Hall.  I cannot forget the help Mükerrem Berk gave me in becoming a soloist with the Presidential Symphony Orchestra.  I played Rachmaninoff's Piano Concerto No. 2 in C Minor.  This concerto has always been lucky for me, it was the first concerto I performed and it was also the first I performed in Paris with the conservatory orchestra.

This work was also on the programme in Santiago de Chile and Valparaiso when I toured South America in 1974.  I met my husband René Zapata, who is Chilean, in the course of these concerts and it turned out that it was also one of his favourite works.  During the 1960s my concert career developed rapidly and I also entered international competitions; after the Long Competition I won second prize in Montreal.  During this time my impresario Ömer Umar was very helpful with his support and organization.  I am indebted to Ömer Umar for many things.  In addition, the Ministry of Culture and the Foreign Ministry were of great help in my artistic life.

I believe it is extremely helpful in many ways for young pianists to take part in competitions.  At the same time, I do not think that entering and winning competitions is the only way in which to make a career, because pursuing this profession is dependent on a combination of factors.  However, I can say that winning an award in a competition makes it easier in terms of being invited to perform concerts.

When working on a particular work, what procedure do you follow?

When starting work on a new piece I first of all try to understand its compositional structure, without using the piano.  Then I begin playing it little by little on the piano.  I work on the parts that seem to me the most difficult, using various different techniques in turn, but it is very important to think about the music and to keep the musical identity of the piece in the foreground.  The main difficulty is to be able to perform the work as the composer wrote it, without adding anything, remaining faithful to his style and compositional manner.  Usually I do not play pieces in their entirety, I combine the sections when they are all ready.  However, this is not montage.  I can say that the real work starts after this, because however much admiration and respect you have for the composer, your own contribution is very important and it is almost impossible to describe this.  It is as if you need to find the necessary strength in yourself in order to perform and refresh the work and to be creative at the same time.  This is something that depends on the different inner world of each artist, the accumulation of sensitivity, pleasure, feelings and character.  Of course, all this has to realized with great mind control and exploration.  In short, the act of performance does not stop with the 'good interpretation' of the written music but must be different according to each composer.

Which pianists do you prefer listening to?  Are there any performers on whom you model yourself?

Of course there are pianists whom I like very much and whom I have taken as models, but to choose between them would be very difficult because each one has an individual personality.  For example Maurizio Pollini is one of the pianists I have taken as a reference.  The respect he has shown to composers throughout his long career, the depth of his unexaggerated performance,  his non-eccentricity, his modest and noble attitude, have always impressed me greatly.  Recently, I have listened to wonderful concerts by pianists of today such as Radu Lupu, Nikolai Luganski, Arcadi Volodos and Daniel Barenboim.  In terms of reference it is important to listen to live recordings of the great pianists of yesterday such as Solomon, Hofmann, Rachmaninoff, Cortot, Lipatti, Backhaus, Richter, Gilels, Kempf, Haskil, Rubinstein, Brendel, Arrau and Michelangeli.  In fact I had the opportunity of attending some of their concerts; I can say that Horowitz's exceptional recital which I heard 30 years ago in the USA is still in my ears.  Actually I prefer listening to symphony music and opera.  In particular I think it is important to listen to opera and lieder.  I think I have learned a lot from listening to many great opera singers such as Jonas Kaufmann, Nina Stemme, Waltraud Meier and Klaus Florian Voigt.  Also, my husband, my daughters Yasemin and Sesil and I love to go to the opera and ballet together, to listen and sometimes spend hours afterwards discussing and criticizing what we have seen.

How would you evaluate the role of chamber music in your career?

I believe that playing chamber music is essential to becoming a good musician and it is a different pleasure.  I have been able to give concerts in Turkey together with many of our valued performers.  I also develop my chamber music activities abroad, with different partners.  Also, when I was very young, giving concerts together with great artists such as André Navarra, Reine Flachot, Ayla Erduran, Suna Kan and Vladimir Orloff was a source of great pleasure for me.

On the day of a concert, how do you prepare yourself?

On the day of a concert I do my best not to get tired and to lead a normal life.  Of course I spend one or two hours practising.  Although I believe it to be necessary to have morning orchestral rehearsals, I do not much enjoy them.  Rehearsals that take place a few hours before the concert generally produce good results.  As the time approaches, I prepare myself with great concentration and do my best not to think about anything else.

In which countries have you performed?  Have you ever travelled continuously because of concerts?

I have given recitals and orchestral concerts in a great many countries: France, the UK, the USA, Germany, Switzerland, Italy, Spain, Canada, Russia, Estonia, Lithuania, Letonia, Japan, Austria, Norway, Denmark, the Czech Republic, Slovakia, Hungary, Romania, the Turkish Republic of North Cyprus, Serbia, Indonesia, Macedonia, Brazil, Chile, Argentina, Iran, India, Thailand, Lebanon, Jordan, Kenya and Ethiopia.  In the US I have given recitals and concerts in concert halls such as the Lincoln Center, the Kennedy Center, Philipps Gallery, Severance Hall and the Isabella Stewart Museum; also I have performed over 100 concerts in cities such as New York, Washington D.C., Boston, Cleveland, New Orleans, Minneapolis, Phoenix, Charleston, Dallas and Seattle.  During certain periods of time naturally I make long and tiring journeys, but this may change.  Because I do not much enjoy airports, planes and train stations.

Would you share with us the way in which you came to know the music of Ulvi Cemal Erkin and later to record all of his works?

I worked for a long time with Ulvi Bey on his Symphony Concertante and I performed its premiere in Ankara together with the Presidental Symphony Orchestra under G. E. Lessing.  The recording was made in Hungary with the Budapest Philharmonic Orchestra conducted by Hikmet Şimşek.  I had known Ulvi Cemal Erkin since my childhood and I will never forget the interest and warmth he showed in me.  Ulvi Cemal Erkin and Cevat Memduh Altar, the then General Manager of Fine Arts, played an important part in enabling me to continue my musical education through the law regarding gifted children, and I owe them a great deal.  Ulvi Bey and his respected wife Ferhunde Hanım were a constant source of inspiration and an example for me.  I would like to express here, once again, my affection and admiration for these two great figures of our musical world.

What other works have you recorded?

I have made records and recordings of works by Brahms, Schubert, Berg, Haydn, Chopin, Beethoven and Debussy.  The experience of a concert, the atmosphere in the hall and the wonderful connection with the audience which is usually established, as well as a few memories that will always remain with me, can only be experienced at that time.  For this reason I cannot compare recordings with concerts.

Have there been concerts that left you with significant memories?

I will never forget my excitement at my first concert in Paris at the Théâtre des Champs-Elysées, when I played Saint-Saëns's Piano Concerto No. 1 and the first recital I gave in New York at the Lincoln Center.  This recital was one week after the Levintritt competition and the hall was completely full.   Among other concerts that affected me a great deal, was one where I performed works by Beethoven in the concert hall beside the house in which he was born,  during which I caught glimpses of his huge illuminated statue through the great windows; it was an indescribable experience.  I felt something similar when playing Beethoven's Piano Concerto No. 3 in the great Beethovenhalle with the orchestra.

I have happy memories of various festivals in which I have participated.  For example, the warm and lovely atmosphere on the opening night of the 1987 Istanbul Festival, when I played Tchaikovski's Piano Concerto in B-flat Minor accompanied by the Presidential Symphony Orchestra under our valued conductor Rengim Gökmen.

I have many interesting memories but it is not possible to recount all of them.  If I am to list come of them, I gave my first recital at the age of 15 in the Ankara State Concert Hall.  İsmet İnönü and Mevhibe Hanım honoured the concert with their presence and sat in their usual places.  The concert went very well, only when I was playing Chopin's Sonata in B-flat Minor Op. 35, between the third and fourth movements, İsmet Pasha did not realise that he had failed to adjust his hearing aid and he turned to his wife saying "Who suggested that a child of this age should play the death sonata?  It's impossible!"  When everyone, including myself, heard İsmet Pasha's words there was a great silence.  At first I was shocked and did not know what to do, they I played the last movement as if nothing had happened.

Another interesting memory is of a recital I gave at the age of 17 in the context of the official visit to Iran by our then President Cevdet Sunay.  I have never forgotten the recital I gave in the presence of Iran Shah Muhammed Riza Pehlevî and Empress Farah Diba, in a magnificent hall lighted by candles.  The jewellery of the invited guests gave an unimaginable sparkle, reflected in the mirrored doors of the Palace, which truly dazzled me while I was playing and made me dizzy.  The Shah and his wife congratulated me with great simplicity and asked questions about my playing and my life.

During a rehearsal for a recital I gave in New Delhi, the famous sitar player Ravi Shankar happened to be present in the hall and listened to me, later congratulating me;  he asked who I was and where I had come from.  A few days later he invited me to a private concert in his house surrounded by magnificent rose gardens.  I will never forget that most interesting and beautiful concert which continued for at least four hours, with refreshments between each part.  As a result, listening to classical Indian music concerts when possible is very relaxing for me and transports me to another world.

Did Danny Kaye influence your interest in music?

Danny Kaye had no direct influence on my inclination for music.  When I met him I was a conservatory student and I had already decided that music came first for me.  At the same time, the insistence of Danny Kaye, who was a great lover of classical music, that I should make music my career and his insistence that I should work without being daunted, gave me courage.  Before I went to Paris, I met with Danny Kaye in Ankara.  Danny Kaye had come from Los Angeles especially for a UNICEF gala to be held at the Opera.  Another guest was the famous jazz trumpeter Dizzie Gillespie.  I met both of them during a reception at the house of Sevda and Cenap And, where they asked me to place a few pieces.  Gillespie's pianist even joined me in some improvisation, afterwards addressing me by name saying "Verda, you are a genius!"  True or not, it was most gratifying, especially at that age.  Also, it was the first time I had listened to a great jazz pianist up close and I could not believe the swiftness of his fingers.  These people inspired my admiration, they were so friendly, it was the first time I had encountered this kind of sincere and relaxed artists.  Danny Kaye told me that I would play a short recital at a gala to be held by UNICEF a few days later.  On the night of the gala, the Opera concert hall was completely full of officials and important guests.  After I had played a few pieces by Bach and Chopin, Danny Kaye came up on stage to congratulate me and asked some questions, then he invited me to dance to a lovely dance orchestra.  I had never expected such a thing and I did not know those dances at all, therefore I left the stage.  He came backstage immediately to persuade me and took me back onto the stage.  In the end, after a long introduction, our encounter finished in Hollywood style.  The applause went on forever.  In any case, Danny Kaye was a cinema star famous for comedy in those days.  I can say that my first ballroom dances were with Danny Kaye in the Ankara Opera Hall.    

You have frequently been a member of the jury for competitions organized in Turkey.  How do you evaluate the performance quality of young pianists in Turkey in comparison to your own time?

The competitors I have listened to in recent years in our country have generally left a very good impression on me.  These very young and very talented artists already exhibit their different musical characters.  I have no doubt that we will listen to wonderful concerts by the new generation of pianists in the coming years.  I hope that our orchestras and concert halls will enable us to get to know them better.

According to you, what should a performer's role be on stage?  Do you have any recommendations for young people who are setting out to be soloists?

First and foremost, a soloist must protect his or her individuality, it is essential that he should create his own identity without imitating others.  In addition to this, being able to establish communication with the audience and professional honesty are very important factors.  It is also important to select programmes and working practices suitable for themselves.  You may like a particular piece very much, but it may not be appropriate for you.  You need to be patient and modest and it is necessary to accustom yourself to the stressful situations that are inescapable in this wonderful profession.  I always remember the words of my teacher Lazare Lévy: when going on to the stage "be yourself and enjoy what you are doing".

*This interview  was published in Andante magazine in March 2013.

Albümler
Haberler
Konser
Mersin - Türkiye
02.05.2008
Konser
Mersin - Türkiye
02.05.2008
Konser
Mersin - Türkiye
02.05.2008